ALEVİLER VE ALEVİLİK(22-28)

 

                                                                                                                                    22

 

         Birçok alevi aile Devletçe etkili ve varlıklı Mursalzâdeleri “açığa vurmadan” ve onlara uyum sağlayarak; Sivas’tan, Maraş’tan, Malatya’dan, Adıyaman’dan, Antep’ten gelip Kırıkhan ve Reyhanlı’ya ait Amik ovasına gelip yerleştiler. Kimisi Mursaloğullarının yanında iş buldu, kimisi de onların himayesinde daha küçük toprak edindi. Suriye’den gelen Araplar da tamamen Mursaloğullarının emrine girdiler. Topraklarında işçi olarak çalıştılar.

         Toprak sahibi olan alevi kökenli köy ağaları kendi dedelerinin, yâda geldikleri yerlerin isimleri ile köyler kurup yerleştiler. Bahadırlılar, Sarıcalılar, Kızılkayalılar, Çirkinler daha verimli, küçük çaplı arazilere de Kırıkhan’daki alevi Kürt ve Türkler; Reyhanlı bölgesine ise Arap Sünniler yerleşti.

           Zoraki Asimlasyon

         Uzun süre “Falay” ve Kılıçoğulları aileleri, belediye başkanı olarak Kırıkhan’da hüküm sürdüler. Her iki ailenin kökeni alevi iken asimle olmuş kimselerdendi.

         Kırıkhan’a 1km mesafedeki köyün ismi Hacalaslı( Hacı Alhaslı) yahut çiloğlandır. Önce anlattığımız alevi Alhaslı aşiretinin ismini taşıyor. Sarışın anlamındaki “çillik” Kürt Aleviler deki bir özelliktir.

         İsimleri ile Ahrazlı köyünü kurmuş olan Ahrazoğulları, Suriye’nin Şam ilinden geldiklerini ve muhtemelen alevi Arap olduklarını ve Şam’daki Arap akrabalarını ziyarete gittiklerini söylerler.

         Kırıkhan’ın kuzey doğusunda “Bektaşlı” diye bir köy var. Kürtçesi Bektaşi( Kürtçenin “i”si Türkçede “li” anlamındadır) olan bu köyün ismi Bektaş isimli birisinden gelir. Sünnilerde Bektaş isimli kimse yoktur. Bu köyün insanları da eski Alevilerdir. Eski CHP Milletvekili Haydar Demirtaş bu köydendir. Kendilerinin de alevi kökenli olduklarını bana anlatmıştır.

         Kırıkhan’ın güney ve batısında; Karadurmuşlu, Topboğazı, Çakallı köylerinin ileri gelenleri( Dede Zortuk, Dede Yalman bunlardandı) alevi olduklarını ama günün şartlarına göre gizlenip Sünni olduklarını bize (babama ve bana) anlatırlardı.

         Yine Kırıkhan’ın güneyindeki “Acemli” köyünde yaşayanlar İran’dan gelen Alevilerdir.

         Kırıkhan köy ve şehirlerine gelip yerleşenlerin bir kısmı İslâhiye, Hassa; bir kısmı Erzin, Dörtyol, Payas; bir kısmı Antakya, Belen; bir kısmı da Şam tarafından gelmiştir.

         Bedevi Arapların dışında kalanların tamamına yakını alevi kökenli oldukları halde Devlete uyum sağlamak uğruna Sünnileşmişlerdir.

         Köy ağaları, Suriye sınırındaki Yayladağı’ndan hocalar getirip halkını Sünnileştirmeye çalışmış ama kendileri ve çocukları uygulamaya girmemişler; oruç tutmayıp, namaz kılmamışlar, içki içmeyi sürdürmüşlerdir. Kılıçoğulları da ilk gelen dedeleri Ali Kılıç’ın “dede” olduğunu ile sürmüşlerdir.

         Böylece; “Sünni iktidarlar el değiştirdikçe” kadın, erkek, genç, ihtiyar hepten Sünni olmuşlardır. “Sünni olmayan ve Sol ismini ağzına almayandan başkasına, ekmek ve hayat hakkı yoktur.” İlkesi tutmuştur.

 

 

 

         

 

                                                                                                                                        23

 

 

                   1967 ELBİSTAN OLAYI

    

         Alevilere ilk toplu saldırı 1967 yılında Maraş’ın Elbistan ilçesinde oldu.

         Daha önce anlattığımız gibi; dağlar arasına sıkışmış bulunan Elbistan, Akçadağ, Afşin, Göksun köylerinde çoğunlukla Kürt aleviler ve bir kısmında da Türk Aleviler oturmaktadır. İlçe

merkezleri ve bazı köylerde de (asimile olduğunu bilmeyen Sünniler yaşamaktadır.) Osmanlı Devletinin politikasına uyan Sünni halk; Alevilere yabancı ve hor gözle bakarlar. Müslüman

olmadıklarını, Onlarla evlenilmeyeceğini, kestikleri etin yenmeyeceğini, ürettikleri malın alınmaması gerektiğine inanmışlardır.

         Devlet yöneticileri il ve ilçe merkezlerinde olduğu için, buralardaki ilçe merkezleri de Sünni ağaların etkisi altındadır.

         Alevi “Alğas” aşiretinden bazıları Elbistan’a gelmiş, Aleviliğini gizleyip Sünnilerle evlenmiş ve işyeri açabilmişlerdir. Bunlardan cesaret alan diğer alevi aşiret mensupları da ilçe merkezinde birkaç dükkân açtıkları gibi ürettikleri malları pazara getirebilmektedirler.

         Elbistan ve Afşin’e yakın “Berçenek” köyü bir alevi köyüdür. Ancak içlerinden bir kısmı çevrenin etkisinde kalıp namaz kıldıkları için Sünni sanılmaktadır. Aralarında ayrılık gayrılık yoktur. Birbirleri ile evlenirler; hatta akraba olanlar bile vardır.

         Berçenekli Zeynel Çerek, oğullarından Şerifi ilçedeki akrabasının evinde kalmak üzere ilkokula yazdırır. Okulunu başarıyla bitiren Şerif, öğretmeninin yardımıyla Ankara Astsubay okuluna girer ve son sınıfta “yabancı uyruklu Suna isimli bir kadın ile evlendiği için” okuldan atılır.

        Şerif küçük yaşta saz çalmaya meraklı, Dedelerden bilgi almış güzel sesli bir gençtir. Önce Ankara’daki Alevi evlerinde Dedelerden öğrendiği deyişlerle işe başlar. Yeteneği kısa zamanda anlaşılır. “Bestesi ve güftesi belli”, Pir Sultan ve Şah Hatai’nin deyişlerini sazı ile dile getirmektedir.

         Sazı güzel, sesi güzel Şerif “kendine has” makamlarla sesini tüm halka duyurmaya karar verir ve sahneye çıkar.

         Antepli Hasan Hüseyin’den sonra, ilk olarak alevi türkülerini sahnelerde ve plak olarak halka duyuran Şerif, “tüm alevi şairlerinde olduğu gibi” “Mahsuni” adı ile “Alevileri anlatmak üzere” halkın huzuruna çıkan “âşık” idi. Halk şairi Mahsuni’den önce güfte ve bestesi olan ve de sahneye çıkarılan alevi şairler olmuştur. Âşık Veysel, Ali İzzet, Neşet Ertaş ve bunlar gibi ozanların sözlerinde alevi sözcüğü geçmez. Mahsuni ise tıpkı Pir Sultan Abdal, Şah Hatai gibi, Hak ve Halk aşığı olarak insanların sevgilisi olabilmiştir.

         1966’da Mahsuni İskenderun’da sahneye çıkarıldı. Koc ağanın oğlu Avukat Sıtkı Elbistan’ın yönetiminde tertiplenen geceye, İskenderun ve Kırıkhan’da oturan aleviler, Sünni ve bilhassa Türkiye Öğretmenler Sendikası(TÖS) üyesi Öğretmenlerin’de katıldıkları görüldü.

         Bir olayın çıkacağından korkuluyor du; ancak olay çıkmadı ve alkışlar arasında konser son buldu. Aleviler için Mahsuni’nin sahneye çıkışı ve deyişlerini plak olarak halka sunması bir tarihi başlangıç olmuştur. Sonraları bu yönde sahneye çıkıp sesini duyuran ve aydınlar tarafından destek gören çok oldu. Ali Ekber, Davut Sulari, Nesimi Çimen, Kul Ahmet, İsmail İpek ve bunlar gibi birçok alevi şair medyada kabul gördü.

         1960 askeri darbe anayasası, sola açık demokrasi ümidi veren bir yasa idi. Sünni Müslüman politikasını önde tutan Demokrat Parti(DP) kapatılınca gazete, dergi, kitap yoluyla Alevilikten söz edilmeye başlandı. Ancak alevi inancı hâlâ gizliliğini koruyordu.

         Elbistan’ın içinde, “babası alevi, annesi Sünni” Oğuz Söğütlü isminde bir eczacı, Mehmet Ocak isminde Demircilik köylüsü alevi bir doktor ve 5–10 tane dükkân sahibi ile birkaç tane de seyyar satıcı vardı. Ayrıca iş için gelen Alevilere de rastlanılıyordu.

         Dr. Mehmet Ocak ve Oğuz Söğütlünün desteği ile Mahsuni konser vermek üzere Elbistan’a geldi, beraberinde Kul Ahmet ve Osman Dağlı da vardı. Kul Ahmet Sinemilli aşiretinden alevi halk şairi, Osman Dağlı ise Osmaniyeli Sünni bir aileden gelen solcu halk şairi. Konser davetiyeleri birkaç gün önceden dağıtılmış, Doktor Mehmet Ocak’ın himayesinde eczacı Oğuz Söğütlünün desteği ile yürütülmektedir. Akşam saat 8’den 12’ye

 

 

          

 

24

 

  

kadar konser sürdürüldü. Elbistan’ın tüm bürokrasisi, savcısı, hâkimi, memuru gelmişti ancak alevi dinleyiciler çoğunlukta idi.        

         Alevi övgülü türküler söylenince, din ağırlıklı sağcı bir grup ayağa kalkarak İstiklal Marşını okuyup aleyhte slogan atmaya başladı. Alevi önderleri olayı önlemeye çalıştı, ancak önlenemedi. Tartışma kavgaya dönüştü ve konser dağıldı. Mahzuni ile Osman Dağlı, “ Arığ Palas” oteline, Kul Ahmet ise köydeki akrabalarının evine sığındı.

         Pazartesi günü Elbistan’ın pazarı idi. Konudan habersiz alevi köylüleri , ürettikleri malları satmak için (koyun, keçi, süt, yoğurt…vs) pazar yerine henüz gelmişlerdi. Akşamdan örgütlenen Sünni sağ görüşlü bir grup “Allahu ekber, Alevilere ölüm” diye saldırdı. Dr. Mehmet Ocak dövülerek komaya sokuldu. Pazarda ve sokakta görülen Alevilere sopalarla saldırıp ağır yaralamalar oldu.

         Oğuz Söğütlünün eczanesi, Miktat Dedenin dükkânı ile birçok dükkân tahrip edilip malları yağmalandı. Alevi seyyar satıcıların “tekerli tablaları” Ceyhan nehrine döküldü ve ardından evler aranarak insan avına çıkıldı. Çoluk, çocuk, kadın, erkek demeden dövüldü yakalanarak ölüme terk edildi.

         Çömü köyü ağası Rıza Efendi ölmüş yerine 20 yaşındaki oğlu Ali Güner geçmişti. Konu ile yakından ilgilenen Ali Güner cipi ile gelip bazı hastaları hastaneye taşıdıktan sonra “Arığ Palas” otelinden Mahzuni ve Osman Dağlıyı alıp köydeki evine götürdü ve 15 gün orada sakladı. Dr. Mehmet Ocak komada kaldığı için uzun süre muayenehanesini açamadı sonra da İstanbul’a göçtü.

         Güvenlik güçleri ve savcılık saldırganları takip edeceğine “tahrik ettiler” diye Alevileri yargılayıp sorguluyordu. Artık Alevilerle Sünniler birbirlerine düşman olmuşlardı. Ali Güner ve dedenin çocukları başta olmak kaydı ile birçok alevi İskenderun, Mersin ve İstanbul’a göçtü.

 

25

 

 

                   5 MART 1971 KIRIKHAN OLAYI

        

 

         Birinci Dünya Savaşında yenen taraftan Fransa’ya Suriye ve Lübnan düşmüştü. Bugünkü Hatay ( Dörtyol, Hassa hariç) İskenderun Livası(il ve ilçe arası bir kuruluş) adı ile Suriye’nin Halep vilayetine(il) bağlı, Kırıkhan da Livaya bağlı kaza(ilçe) idi.

         Küçük bir topluluk olan Giritliler (Girit adasından gelen Rum Müslümanlar )varken, Amanos dağına sığınmış Ermeniler buraya gelip yerleştiler. Kadastrosu yapıldı, planlandı, şehir görünümü ile Halep yolu üzerinde kurulan yerleşik alan şeklini aldı.

         İskenderun ve Antakya’dan sonra Fransız üst yöneticilerinin bulunduğu yer Kırıkhan idi. Memur ve amirleri, esnafı, zanaatkârı ile tüm halkı Ermeni idi. “Önce anlattığımız” gibi Türk, Kürt, Arap Müslümanlar köylerde oturmaktaydılar. Kısa zamanda Kırıkhan önemli bir Pazar ve işyerine dönüştü.

         Doğudan gelen Kürt Alevilerin toplandığı yer olan Aktepe 27km uzaklıkta olup Kırıkhan’a bağlı nahiye (bucak) idi. Kırıkhan’da oturan Ermenilerin bazılarının Aktepe’de dükkânları vardı. Burada hem esnaflık hem de zanatkârlık yapıyorlardı. Türklerle ve Kürtlerle uyum içinde mutlu bir hayat sürüyorlardı.

         1938’de Türk askerinin girişi ve Fransızların çekilmesi ile Ermeni halkta huzursuzluk başladı. Fransızların desteği ile işyerlerini ve evlerini terk ederek Suriye ve Lübnan’a göçtüler. 20- 30 ailenin gitmediğini yazmıştım.

         Kırıkhan’ın kuruluşunda büyük payları olan, meslek ve iş sahibi Haçadur Karabacakyan( Hatay Devleti milletvekili), Dr. Nazaret Nazaryan, Eczacı Mamolyan, kalfası Giragos, Boduryan Duzyan, Haçadur ağanın yeğeni Zadik Karabacakyan, Kasap Haci Agop ve bunlar gibi bazı kişiler Kırıkhan’ı terk etmeyerek mallarının başında kaldılar.

         Tek “görevli” hekim Pratisyen Doktor Ali Civelek( halk ona Ali Muharrem derdi) Kırıkhan’a doktor ve iğnecinin gelmesini istemiyordu. Ayrıca Mit’e “Türklük karşıtı” diye sevmediklerini ihbar ediyordu. Önce rakibi Dr. Nazaret’i sınır dışı ettirdi. Manolyan’ın yerine yaşlı bir eczacı buldu. Manolyan ile birlikte kalfası Giragosu ( herkes onu eczacı bilirdi) uzaklaştırdı.

         Dr. Muharrem Civelek yalan yanlış raporlar düzenleyip, Ermeniler ve Alevileri şehirden atmayı planlıyordu. Kendisinden yaşlı, saraylı bir Çerkez kadınla evli idi. Kendisi parayı seven, muayenehanesinde ölen fakir hastayı, parayı almadan cenazeyi teslim etmeyen özelliğe sahipken, yaşlı olmakla güzelliğini kaybetmeyen karısı Nuriye Hanım şefkatli ve yardım sever biri idi. Yoksul hastalara gizlice para verdiği söylenirdi.

         Ali Civelek Antakya’da liseyi bitirince, İstanbul’daki eğitim masraflarını üstlenen Nuriye  Hanımla evlenmiş, tıbbiyeyi bitirince de Kırıkhan’a gelmişler.

         Nuriye  Hanım, Abdulhamid’in cariyesi iken sevdiği bir Kürt paşa ile evlenmiş. Paşa ölünce kendisine yüklü bir mal bırakmıştı. Paşa ile mutlu hayat sürdürmüş olan, öldükten sonra da “Kürt taali cemiyetinde” görevini sürdüren Hanım, doktorla barışık değildi. Doktor Sünni Türk ağaları ile ilgi kurarken, Hanım Kürtlerle ilgileniyordu.

         Fransız yönetimindeki İskenderun Livasındaki(Hatay) bankalara ağaların yüklü borçları vardı. Hatay Devletinin kuruluşunda görev alan ağalar, banka borçlarının üzerine çizgiyi çektiler. Ancak bankalardan para alamayan Kırıkhan ağaları ise Haçadur Karabacakyan ve diğer Ermenilerden borç para alıyorlardı.

         Hatay Devleti ve ardından Hatay vilayeti(ili) kurulunca ağalar dirsek çevirmeye başladı. Senet, icra işleri de hükümsüz kalmıştı.

 

                    

 

26

 

     

         11- 12 KASIM 1942 VARLIK VERGİSİ HAKKINDA KANUN

        

         Her ne kadar genelleme varsa da, “kanunun” gayrı müslümler için çıkarıldığı açıktı.

1. madde şöyle: “Servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve fevkalade kazançları üzerinden alınmak ve bir defaya mahsus olmak üzere “varlık vergisi” adı ile bir mükellefiyet tesis edilmiştir.

2. madde: varlık vergisi aşağıda yazılı zümrelere dâhil olan hakiki ve hükmü şahıslardan alınır.

         A. B. C. E. Fıkralarla ifade edilen maddeye göre: Büyük çiftçiler, bina sahipleri, geliri 2500 ve serveti( taşınmazları dâhil) 5000 liranın üstünde olanlar, kanundan önce işini terk etseler bile, bir defaya mahsus vergiye tabidirler.

         Kaymakamın başkanlığında bir komisyon kurulacak; maliye memurunun da bulunduğu, komisyona, toprak sahibi çiftçiler ile Belediye ve ticaret odasınca seçilecek 4 asıl, 4 yedek üye görev yapacak.

         Komisyon tahsilât için her türlü zorlama yetkisine sahip olmakla beraber, mülk satışı ve bedeni çalıştırma yetkisine de sahiptir. Vergi miktarı ve varlığın belirlenmesi komisyona ait olup, idari ve adli mercilere itiraz hakkı yoktur. Tabir-i caiz ise “astığı astık, kestiği kestik.”

         Kanunun uygulamaya geçişi ile 15 gün içinde vergiler belirlenecek, 15 gün içinde de tahsilâtı gerçekleşecek. Bu süre içinde veremeyenin ya da eksik verenin varsa evi, işyeri, arazisi satılıp tahsil edilecek. Ödemeyen, verememekte direnen ise hapse atılacak.

         Kırıkhan komisyon üyeleri çoğunlukla Haçadur Karabacakyan ve diğer Ermenilere  borçlu olanlardandı. Doktor Civelek’te komisyon üyesi idi. Alacaklı Ermeniler alacaklarına çizgi çekmek zorunda kaldılar. Vergi Kürt Alevi Koc ağa ile babam Mehmet Ali’den de alındı.

         Komisyon üyeleri olan çiftlik sahibi ağalar( Sünni Türkler) “gelirleri 2500 liranın altındadır” diye vergiden muaf tutuldular.

         Hatırladığım kadarı ile: Haçadur Karabacakyan’a 25000, yeğeni Zadik’e 10000, Boduryan’a 10000 diğer Ermenilere ve Koc ağa ile Babam’a beşer bin lira vergi kesildi. Ermeniler menkul ve gayrı menkullerini satıp ödediler.

         Koc ağanın parası yoktu. Ezeli dostu babam koyun sürüsünü ve evdeki halıları satarak iki vergiyi ödedi.

         Ermenilerin ödediğini gören komisyon, Onları kovmanın planını hazırladı. Yeğeni ve kendisine ait 35000 lirayı( ki büyük bir servet) ödediğini gören komisyon ikinci kere Haçadur Karabacakyan’a 70.000 lira vergi yükledi ve ödemesi için 15 gün süre verdi.

         Çiftliğini Doktor Ali Civelek’e, han ve dükkânlarını da diğer komisyon üyelerine, düşük değerle satıp borcu ödedi ve yoksul bir durumda Halep’te doktor olan oğlunun yanına sığınmak üzere göç etti.

         Diğer Ermeniler de süre içinde Kırıkhan’dan uzaklaştılar. Birlikte yaşayabileceğimiz, herkes gitti. Bizim ise gidecek başka yerimiz yoktu. Artık görevli ve görevsiz Kırıkhan’da oturanlarla yaşama zorunluluğu vardı.

         Önce Devlet ile iyi geçinmek gerekiyordu. Tek parti ve çoğunluk sistemi ile 2 dereceli seçim yapılıyordu. Ankara’dan gelen listeye oy vermek için, önce ağa ve beylerden ibaret ileri gelenler seçiliyor;( bir nevi delege). Bu seçilenler de ikinci seçimde hazır listeye oy veriyorlardı. Seçilen milletvekilini (mebus) Halk tanımazdı ve tanıması da gerekmiyordu.

         İkinci dünya savaşında yoksul hale gelen Türkiye, Batı Devletlerinin baskısı ile çok partili seçim sistemini kabul etti.

         Çok Partili Devirde Seçim

         7 Ocak 1946’’da Cumhuriyet Halk Partisinin ileri gelenleri arasından 4 kişi ayrılarak (Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan) Demokrat Partiyi (DP) kurdular.



27
                                       

       



      
21 Temmuz 1946’da ilk olarak “çok partili, tek dereceli” seçim yapıldı. Önce hazırlanmış oy pusulaları açıktaki masaların üzerine kondu ( bir nevi açık seçim, gizli tasnif şeklinde yapılıyordu.) Muhtar, azalar ve mahallenin ileri gelenlerinden kurulu sandık heyeti kahvehanede seçime başladı. CHP’nin masası sandık kurulunun yanında iken, DP’nin masası 50 metre ilerde, oy pusulalarının üzerinde ağır bir taş bulunuyordu. Kurul üyeleri

gelen seçmene CHP’nin pusulasını veriyordu. Sonuçta CHP’nin 465 milletvekiline karşılık DP 65 milletvekili çıkarabildi.

         Celal Bayar’ın genel başkanı olduğu DP “seçimde hile yapıldı” diye itirazda bulundu.

         Batının Desteği ile DP Baskıyı Arttırdı:

         Batı Devletlerinden destek alan DP, 1947’de çıkartılan toprak kanunu ve köy enstitüleri dolayısıyla CHP’yi komünistlikle suçluyor, iş bulacağını, halkı yoksulluktan kurtaracağı sözünde bulunuyordu.

         Diğer yönden “dincileri kullanıp” kışkırtıcı sözler söyleyerek CHP’yi dinsizlikle suçluyordu.  Çaresiz durumdaki CHP ise her konuda geri adım atıyor, Türkiye’yi savaşa sokmadığını söyleyip halkı avutmaya çalışıyordu.

         Eski Hatay meclisinde yer almış olan ağalar ve beyler aralarında anlaşarak, bir kısmı CHP’de kalırken, bir kısmı da DP’ye geçip milletvekilliği ve belediye başkanlıklarını paylaşıyorlardı.

         Yönetilen büyük halk kitlesi, cephelere ayrılmış, bey ve ağaların yanında yer almışlardı. Her ne kadar sınıflandırılma olayı resmiyet kazanmadı ise de; Halk beş sınıf halinde ayrışıyordu:

                   1- Beyler ve büyük bürokratlar

                   2- Ağalar ve orta halli bürokratlar

                   3- Esnaf ve zanaatkârlar ile küçük memurlar

                   4- Köylüler

                   5- Çingeneler

         Her sınıf kendi arasında eşitliğe sahipti; milletvekilliği birinci sınıflardan, belediye başkanlığı(reis) ise ikinci sınıflar arasından seçiliyordu. Kırıkhan’da da bu uygulanıyordu ve sınıflar arası evlenmeler de olmuyordu.

         Kırıkhan’da Aleviler Toplanıyor:

         Babam( Memoli) Malatya, Maraş, Antep ve Afrin( Suriye’de Halep’e bağlı ilçe) deki akrabalarını topladı. Sonra, bu illerden bazı Kürt Alevilerin gelişi ile bin aile bizim oturduğumuz gündüz mahallesine yerleşti. Babamdan başka Devlet yöneticileriyle ilişkisi olan yoktu. Geçimin erkeklere ait olduğu bu dönemde, herkes vasıfsız işçi olarak Babama dayanıyordu. Babam ise onların geçimini sağlamada kendini sorumlu hissediyordu.

         Aleviler Kırıkhan’ın kenar mahallesi olan gündüz mahallesinde, bir kısmı Ermenilerden kalma eski evlere yerleşirken, bir kısmı da çadırlarda oturmakta idiler. Aile olarak Sünni komşularla irtibatları yoktu. Ancak kendi aralarında komşuluk ilişkileri sürüyordu.

         İktidar Değişiyor:        

         14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti 487 milletvekilinin 408’ni alarak büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Ancak Hatay ve Malatya’da CHP kazanmıştı. Blok Seçim usulü ile yapılan seçimde, Malatya’dan Alevi Dedesi Hüseyin Doğan ve Hatay’dan da Arap Alevi Şeyhi Abdullah Cilli meclise girmişti.

         İktidar paylaşımında, kurucu dörtlerden Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan, Refik Koraltan Meclis Başkanı, Fuat Köprülü ise Dış İşleri Bakanı olmuştu.

         Parti genel başkanlığına ve Başbakanlığa gelen Adnan Menderes, üvey kardeşi Ethem Menderesi de Milli Savunma Bakanlığına getirmişti.

         Bütün gücün eline geçtiğini gören Demokrat Parti, CHP’yi tamamen çökertmeyi ilke edinmişti. Sünni Şeyhler DP’den milletvekili iken, Alevi Dede ve Şeyhi CHP’den milletvekili olmuştu.

         Ethem Menderes’in girişimi ve Adnan Menderes’in onayı ile Dede ve Şeyh de DP’ye geçti.

                                                                                                                                           28

 

 

Abdullah Cilli’nin DP’ye geçmesi, Arap Alevilerde tepkiye neden olmaz iken, Hüseyin Doğan’ın DP’ye geçmesi Anadolu Alevilerinde büyük tepki yarattı. Yaşlılar ses çıkarmadılar ama gençler eleştiriye başladı…

        Kırıkhan Alevileri, oy verdikleri CHP’nin durumuna üzülüyorlar; ancak Kırıkhan ve Hatay’da kazandıkları ile avunuyorlardı. Kırıkhan merkezin toplam 3000 oyuna karşılık Kürt Alevilerin 1000 oyu vardı. CHP’ye üstünlük sağlıyorlardı.

         Toprak Dağıtımı:

         1950 yılından önce Türkiye’de yaşayan halkların yüzde sekseni tarımla ilgilenen köylülerden oluşuyordu. Büyük bir kısmı topraksızdı, evleri de yoktu. Bey ve Ağaların yanında, ilkel vasıtalarla, boğaz tokluğuna çalışıyorlardı.

         1946 seçimlerinden sonra CHP “ köylüye toprak dağıtmak gayesiyle” toprak reformu yapacağı sözü verdi. Hazineye ait olan topraklarla birlikte, büyük toprak sahiplerinden de alıp vermeyi dile getirdi.

         Çok partili devirde de yönetim ve siyaset büyük bürokrat ve büyük çiftlik sahiplerinin elinde idi. Tüm yurtta olduğu gibi, Hatay’da da beyler ve ağalar anlaşmışlardı. Mursallılar, Bahadırlılar, Bereketler, Kuseyriler, Adalılar akrabalar arasında partileri paylaşmışlardı.

         DP 2.ci  seçimde daha çok oy aldı.

         Kırıkhan politikasını küçük toprak sahibi ağalar belirliyordu. Kendilerinden aşağıda olanlara hiçbir yönetim olanağı vermiyorlardı.

         1954 genel seçimlerinde DP oyların %56’sını aldı ve 541 milletvekilinin 503’nü alarak iktidarını sürdürdü. Arap alevi Şeyhi Abdullah Cilli’nin DP’ye geçişi ile Hatay’da da seçimi kazandı.

         1947’de CHP’nin toprak reformu, DP’nin baskısı ile kuşa çevrilerek kanunlaştırılmıştı. Topraksız yoksul çiftçinin ümit bağladığı ve lehinde olduğuna inandırıldığı kanuna göre:

1-sadece hazineye ait olan arazilerden toprak komisyonlarının uygun göreceği miktarlar kadar arazi parçacığı, çiftçi kişiye “25 yıl satmamak ya da kiraya vermemek kaydı ile” tahsis edilecekti.

2- toprak verilecek kişiye öncelik tanınması için, evli olması ve toprağı işletecek araçlara sahip olması gerekiyordu.

         Tahsis belgesini aldıktan sonra işletme parası olarak ziraat bankasından kredi de alamazdı. Zira teminat olarak gösteremeyecekti.

         Kanunu çıkaran CHP iktidarda iken uygulamaya koyamadı. Halk “söz veren” DP’den bekliyordu. 1954 seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidarını sürdüren DP’nin gizli bir şartı vardı. Toprak alacakların DP’li olması gerekiyordu.

         Vali dâhil tüm üst düzey bürokratlar, DP’li gibi çalışıyor CHP’li olanların hakkını kısıtlıyorlardı

         Kırıkhan’daki Kürt aleviler vasıfsız işçi olarak (ağır işlerde çalışmayı göze aldıkları halde) iş bulamıyorlar, çözümü önderleri olan Mehmet Ali Göçmen’den(babam) bekliyorlardı.

         Dağıtım Başlıyor:

         Köylerden ve diğer mahallelerden sıra gündüz mahallesine geldiği zaman, Komisyon Başkanı muhtardan iki tane fahri olarak çalışacak yazman istedi. Okur-yazar kimsenin bulunmadığı ortamda hemen talip olup masaya oturdum.

         Türkçeyi düzgün konuştuğum için Kürt ve alevi olduğumun farkına varılmadı. Komisyon başkanı ise “partili şartına” es geçti. Bu sayede Alevilerin bir kısmına toprak tahsisi yapıldı.

         DP’nin zorlaması, bazılarının tahsislerinin kabul edilmemesi ve önderleri Mehmet Ali’nin baskı altında tutulması dahi CHP’den koparılmaya yetmedi.

         Hatay ilinde olduğu gibi, Kırıkhan ilçesinde de CHP üstünlüğünü sürdürüyordu. Bu da alevi Kürtlerin katılımı ile oluyordu.

         Seçimlerde Belediye başkanı ve meclis üyesi olabilmek için ağalar tercih ediliyordu. Esnaf ve zanaatkârlarla köylülerin derneklere bile girmeleri söz konusu değildi.

         1958’de Ankara Hukuk Fakültesi (devam zorunluluğu yoktu) öğrencisi iken askerliğimi subay olarak yapt

Yorum Yaz